FARKLILIKLARIN BULUŞMA NOKTASI...
Arkadaşlar herkezde @hotmail.com uzantılı msn adresleri varken siz onlardan farklı olun. Daha değişik msn adresleri kullanarak kendinizi hissettirin. Mesela @hotmail.de uzantılı bir msn alarak Alman msn adresine sahip olun veya @hotmail.it ile İtalyan, @hotmail.co.uk ile İngiliz, @hotmail.co.jp ile Japonya uzantılı msn adresleri gibi. Bunlardan her hangi bir tanesini almak için aşağıdaki adreslerden birisini seçebilirsiniz.

İTALYA İÇİN – (@hotmail.it)
buraya tıklayınız
Şehir : Roma
Posta Kodu : 00187
- – - – -
ALMANYA İÇİN – (@hotmail.de)
Şehir : Berlin
Posta Kodu : 03150
- – - – -
FRANSA İÇİN – (@hotmail.fr)
Şehir : Paris
Posta Kodu : 71000
- – - – -
İNGİLTERE İÇİN – (@hotmail.co.uk)
Constituent Country : England
Posta Kodu : EH12 5AU
- – - – -
JAPONYA İÇİN – (@hotmail.co.jp)
Şehir : Hiroshima
Posta kodu : 730-0012
- – - – -
@msn.com uzantılı mail almak için ise
Yiğitlikle, imkansızlık arası bir noktada yaşamınıza ne kadar değer verirsiniz? Tüm aklınız kaçmayı emrederken ve yer düşmanın adımlarıyla sarsılırken ne yaparsınız? Ardınızda sizin ne yaptığınızı bile anlamayan bir toplum varken kendinizi feda eder misiniz?

“300 Spartalı / Orijinal Adı 300 ” filmine önyargılı girdiğimde sinema çok dolu değildi. Politik görüşlerin seslendirildiği Batı dünyasının yüceltildiği ve Pers İmparatorluğu’nun aşağılandığıyla ilgili yazılar okumuştum. Ancak filmin görsel yönden çok güçlü olduğu söyleniyordu. Film Frank Miller’in çizgiromanı olan 300 Spartalı’dan uyarlanmıştı. Yönetmenin (Zack Snyder) Sin City (Günah Şehri) filminde bilgisayarla gerçek görüntüleri harmanlama teknolojisi kullandığını da biliyordum. Bu filmin fragmanları da çok etkileyiciydi.
Daha çok merak ettiğim Pers İmparatoru Xerxes’in (Türkçe Serhas diyoruz) , Thermopylae (Türkçe Termofil ) savaşında bir milyon civarında olduğu tahmin edilen gücüne karşı , 300 Spartalı’nın nasıl karşı durduklarını görmekti. Yani işin mesaj kısmının tek taraflı ve çarpıtılmış olduğunu anlamıştım savaş taktiklerini görmek istiyordum.

Filmin kasvetli kahverengi ve yeşil tonlaması olağandışı bir netlik veriyordu. Çizgiromanda görülen karakterlerin netleşmesine benzeyen güçlü hatlar çiziyordu. Güçlü hatlar derken(!) filmi izleyen herkesin “Bu kadar çok kaslı adamı nereden bulmuşlar?” dediklerini tahmin ediyorum
( Seyredin çevrenizi herkes vücut geliştirme salonlarına önümüz de yaz zaten. )
Üstelik son derece çevik hareket eden, koşan, kılıç, mızrak sallayan kalkanları ile dans eden 300 savaşçı. Genel olarak bakıldığında senaryo maço bir yapı üzerine kurulu. Tamamen hormonlara oynuyor. Acıması olmayan, korkunç denebilecek bir eğitimden geçerek büyüyen Spartalılar’ın düşman karşısında geri çekilmemeleri, asla teslim olmayışları destansı övgülerle süslenmesine karşın bugünün dünyası için korkunç bir ölümcül beyin yıkanması gibi. Gerçek dünyada olduğu gibi keskin bir gücün akıllıca idare edilmesi gerekli.
“Oklarımızdan güneş kararacak” dedi Persli Elçi ve Spartalı Diekenes güldü. “Öyleyse biz de gölgede savaşırız”
Hikayenin arka planında ilerleyen Sparta Kralı Leonidas (Gerard Butler) ve kraliçesi arasında yaşanan aşk ise güçlü bir vatanseverlikten besleniyor gibi durmasına karşın yine de vahşi bir koşullanmanın devamlılığını sağlıyor.
Filmin akışı içinse bir çok kişi gibi ben de Cüneyt Arkın abimizi saygıyla anıyorum. En azından o gerçekten kale surlarından atlar, gerçekten figüranların sağı solu kırılırdı ![]()

Ancak savaş sanatları izleyicisi olarak baktığımda olağanüstü bir koreografi izleyeceğinizin garantisini veririm. İki mızrak ve kılıç savaşçısının eş zamanlı olarak kalkanları ile düşman içinde savaşmaları ve kalkanlarıyla sırtlarına koruma yapmaları gibi figürler beyazperdede az görülen yaratıcılıkta.
Gelelim Perslerin aşağılanmasına, dünyada büyük bir İmparatorluk kurduğu halde aklı başında olan, egosu normal olan, veya cinsel tercihleri normal olan kaç tane İmparator sayabilirsiniz? Düşünün, Büyük İskender, Jül Sezar, Cengiz Han?
Ancak Perslerin geniş kültürünün filmde acımasızca basite indirildiğini ve bunun amaçlı olduğunu kabul ediyorum. Özellikle günümüz İran’ının Pers İmparatorluğu’nun devamı olduğunu düşünürsek ve BM kararları ile İran’ın nükleer geliştirme programlarına yönelik politik kıskacı düşünürsek. Ancak yine de zamanının en bilge İmparatorlarından biri kabul edildiği söylenen Pers İmparatorunun her yeri piercingli, efemine bir dev gibi anlatılmasını hayretle karşılıyorum. Öyle ki Yunanlılar dahi filmin tarzından rahatsız olmuş eleştirmenleri Amerikalılar tarih cahili demekten kendilerini alamamış.
Çünkü bu İmparator’un Çanakkale Boğazı’nda yanyana demirlemiş gemileri köprü yaparak milyonluk ordusunu geçirdiği anlatılır.
Bakın gerçekte Pers İmparatoru nasıl birisi:
http://en.wikipedia.org/wiki/Xerxes_I_of_Persia
http://tr.wikipedia.org/wiki/Serhas
Uzun lafın kısası eğer politik yönünü ve arada bazı replikleri aptalca ve yanlı buluyorsanız (bence bulun !) film boyunca huzursuzlanacaksınız. Ama kan görmek beni tutmuyor, kaslı savaşçıların cesaretini göreyim diyorsanız, film tam aradığınız aksiyona sahip.
Film bilgisayar animasyonculuğu açısından inanılmaz perspektifler ve görsel efektlere sahip. Bu filme giripte hiç etkilenmemek zor gibi. Unutmadan filmin müzikleri şaheser düzeyinde. Hareketlerin akıcılığına kapılıp dinlemezlik etmeyin.
Tarihsel açısından öneriler: Heredot’un tarihsel anlatımlarında görülen olaylar biraz farklı gelişiyor. Mesela Heredot rakamları, savaşa alanını farklı veriyor. Okumakta fayda var.
Herodot Tarihi — Polymnia Kitabı
Savaşı Wikipedia’da okuyalım:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Termofil_Sava%C5%9F%C4%B1 (Türkçe Anlatım)
http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Thermopylae (İngilizce Anlatım, madde uzmanlar dışında katılımcılara kapalı demek ki Amerikalılar ve İranlılar hatta nereyse tüm ülkeler arasında kültürel bir düzeltme yarışı olmuş!)
“Git, Spartalılar’a söyle, buradan geçen yabancı, burada, kanunlarına itaat eden bizler, yatıyoruz.”
Oyuncular:
Gerard Butler (Sparta Kralı Leonidas) , Lena Headey (Queen Gorgo) , Vincent Regan (Kaptan) , David Wenham (Dilios) , Dominic West (Theron) , Michael Fassbender (Stelios) , Rodrigo Santoro (Xerxes) , Andrew Tiernan (Ephialtes)
Kaynakça:
http://300themovie.warnerbros.com/ Orijinal Film Sitesi
http://wwws.tr.warnerbros.com/300/ Türkçe Sitesi
http://www.beyazperde.com/filmyorumlari/3144 Filme yorumlar sayfalar dolusu ![]()
http://www.flickr.com/photos/canburak/sets/72157594412144516/ (Fotoğraf Galerisi)
http://www.imdb.com/title/tt0416449/ (IMDB’de film)
http://tr.wikipedia.org/wiki/300_%28film%29 (Vikipedi’de film)
Karakterlerin oyuncaklarını satın almak için:
http://www.wbshop.com/cat/300/Figures/
![]()
Ali Karahasanoğlu - VakitAskerliğin ülkemizdeki algısı oldukça dokunaklı ve hüzünlüdür. Bir genç, askere gönderilirken davul ve zurna ile güle oynaya gönderilir ama herkes bilir ki bu şamata ve gürültü, sevinçle karışık hüznü bastırmak, ortamı iyice dramatikleştirmemek içindir. (Asker yolcu etme merasimi büyük şehirlerde tehlikeli bir hâl aldı ama konumuz bu olmadığı için ona şu anda değinmek istemiyorum.) Zaten yolcu eden topluluğun coşkusuna rağmen çokları gözyaşlarını tutamaz. Tabii ki bu hüzün, o gencin askerlik yaşına, yani vatanını, milletini ve milletinin değerlerini koruyacak, kollayacak yaşa gelmiş olmasının sevinci ve gururu ile karışıktır. Hem gurur duyulur, coşku ve sevinç hissedilir, hem de görevin hassasiyetinden dolayı tedirgin olunur ve hüzünlenilir.
Böylesine hassas bir konu ile ilgili herşey, bu sevinçle karışık hüzünden, gidenlerin ve geride kalanların “dokunsan ağlayacak” halinden nasibini alır. Asker mektupları dokunaklıdır, asker hikâyeleri de şarkıları da insanları ağlatır. Hele ki askerde tanıdığı olanları…
Toplumumuzun bu doğal davranışına ters düşen bir pop müzik şarkısı 2005 yılı başında hayatımıza girdi. Şarkının adı “O Şimdi Asker”, şarkıyı hayatımıza sokan kişi de, erotik dans ve imalar içeren, şen-şakrak klip eşliğinde şarkıyı seslendiren Tuğba Ekinci. Her ne kadar içinde “O şimdi asker” nakaratı geçse de, şarkıya asker şarkısı demek oldukça güç. En fazla askerlerin sevdiklerinden uzakta olduğunu ve hayatın normal akışındaki birçok şeyden mahrum olduğunu vurguluyor, bu olumsuz durumu da sevgilisi askerde olan bir kızın ağzından bayağı şekilde aktarıyor diyebiliriz. Gerçi şarkı, bu durumu, öylesine mutlu ve şen dile getiriyor ki, bu fikre ulaşmak ve anlattığı olumsuzluğu farketmek için, kendimizi fazlasıyla zorlamak durumundayız. Hele ki şarkıyı klip eşliğinde dinliyorsak. Kısacası şarkı, ülkemizde yaşanan askerlik olgusuna, insanlarımızın zihnindeki algıya fersah fersah uzak desek haksızlık etmiş olmayız.
Bu şarkı ortaya çıkmadan önce, bir araştırma yapılmış olsaydı ve “En bilinen asker şarkısı hangisidir?” diye sorulsaydı, rahmetli Esmeray’ın “Gel Tezkere” şarkısı büyük ihtimalle açık ara ile birinci çıkardı. Toplumsal hafızamızda yer etmiş bu şarkının sözleri herkesin az-çok aklındadır: “Gel tezkere, gel tezkere bitsin bu gurbet / Evde baban anan yüzüne hasret / Yolunu gözleyen yârin yüzüne hasret …” Görüldüğü üzere bu şarkı da sevgilisi askerde olan bir kızın ağzından aktarılmaktadır. Ama “O Şimdi Asker” şarkısının aksine, çekilen hasreti, o hassas ruh halini o kadar yalın ve samimi olarak ifade etmektedir ki askerde tanıdığı olan herkesin yüreğine doğrudan dokunmaktadır. Bu şarkı için, insanlarımızın kafasındaki askerlik algısı ile örtüşmektedir diyebiliriz rahatlıkla.
Ülkemizde asker algısının değil ama asker şarkısının içeriğinin, insanlara hissettirdiği duyguların 30 yılda geçirdiği değişim şaşırtıcı. İki şarkı arasındaki bu uçurum neyin habercisi ya da belirtisi olabilir? “Gel Tezkere” den “O Şimdi Asker” şarkısına geçiş nasıl mümkün olabildi? Özellikle halkımızın bu kadar hassas bulduğu, bu kadar dokunaklı bir konuda bu değişimi ve bu değişimin sindirilmesini dikkate değer buluyorum. Belki de bu değişimi mercek altına alarak yaşadığımız süreci daha iyi çözümleyebiliriz.
30 yılda böylesi bir ahlaki erozyon şu merhaleleri aşarak mümkün oldu diyebiliriz: Eskiden toplum olarak hoşlanmadığımız, doğru bulmadığımız birçok davranış, eğlence, daha kötüsü sanat adı altında, adım adım meşrulaştırılır oldu ülkemizde. Televizyon bu işte birinci aktördü. Yardımcıları da gazeteler, dergiler. Her şey hafife alınabilir, dalga geçilebilir bir hale getirildi. Teşhirci insanlar, bu insanların yer aldığı filmler, klipler, haber ve eğlence programları vasıtası ile sürekli körüklenen bir cinsellik ortalığa döküldü. Üstelik aşktan, sevgiden soyutlanmış, tamamen hayvani içgüdülere indirgenmiş, hemen doyurulması gereken bir cinsellikten bahsediyoruz. Elbette bu süreçte, eğlence sektöründe ve diğer yan kollarında, kadın vücudunun kullanılmadığı bir alan bulmak imkânsız hale geldi. Televizyonda her fırsatta karşımıza bir mayo ya da iç çamaşırı defilesi ya da olabilecek en çıplak hali ile bir kadın ya da kadınlar karşımıza çıkar oldu. Gazetelerin artık sadece arka sayfa güzelleri yoktu artık, ön sayfasından itibaren mümkün olan her sayfaya münasip bir resim bulunuyordu. Kadın vücudunun kullanılması, kadının vücudunu sergilemesi garip şekilde, kadının özgürlüğü olarak sunuldu ve sömürüyü farkında olarak ya da olmayarak destekledi. Oysa sadece kadın vücudunun tepe tepe kullanılması özgürlüğünden ya da görsel bir malzemeye indirgenme serbestliğinden söz edebilirdik bu esnada. Ve tabii ki ahlaki kaygılardan uzaklaşmış insanların görüşlerini, hayatlarını ve aslında ahlaksızlıklarını sürekli dinlemek, öğrenmek durumunda bırakıldı toplum. Ve bunlar bazen büyük, bazen küçük adımlarla gerçekleşti. Her adımda birileri “Ciddiye almaya değmez.”, “O kadar büyütecek bir şey yok!”, “Dünyanın sonu gelmedi ya!” benzeri, olayı hafife alan yorumlarda bulundular. Bu manzarayı modernlik sandılar ve bu gidişten rahatsız olanları susturdular. En çok da istemeyen o kanalı, o programı izlemesin, o gazeteyi dergiyi almasın dendi. Hâlbuki öylesine etrafımız sarılmış durumda idi ki bu gidişatın etkilerinden kaçmak imkânsız hale gelmişti. Karşı çıkışları ideolojik boyuta taşıyıp, gerici ya da tutucu olmakla suçlayanlar da çıktı. Bu karşı çıkışlar, şöhret ve para için ahlaki kıstasları göz ardı edenlerin, hiç sayanların işine yaradı en çok. Onları durdurmak imkânsız hale geldi. Önlerinde onları engelleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Verilmiş ödünlerle bir anlamda kendimizi akışa bıraktık ve ahlaki aşınmaya teslim olduk. Bu teslimiyetimiz devam ederse, arkamızdan yetişen nesillerin, bu ahlaksızlığı bir önceki nesil gibi sadece seyredeceğini sanıyorsak, çok büyük bir safdillik gösteriyoruz. Böyle bir ortamda büyüyen çocukların, ahlaksızlığı seyretmek yerine parçası olmayı tercih etmeleri kuvvetle muhtemel. Ne de olsa onlar için normal olan, eğlenceli ve renkli olan bu. Dahası yeni nesil, eğer aileleri bu konuda dikkatli değillerse, gerekli aile içi eğitimi vermiyorlarsa, bu tarzın alternatifinden de bihaber büyüyor. Televizyondan öğrendiklerinin yerine koyabileceği başka bir şeye sahip olmayan bir büyük kalabalık arkamızdan geliyor.
Elbette iki şarkıyı karşılaştırmamı anlamsız bulanlar da olabilir. “O Şimdi Asker” şarkısı için “Askerliğe esprili bir dilde yaklaşılmış, olayı dramatize etmeden eğlencelik bir şarkı yapılmış. Ciddiye almaya gerek yok.” denebilir. Anında unutulup gitseydi, sahibini meşhur -ve belki de zengin- etmeseydi, hafızamıza yerleşmeye başlamasaydı ciddiye almaya, üzerinde konuşmaya değmezdi. Zaten şarkının güftesi, bestesi ve yorumunun askerlikle ilgili duygularla yapıldığını düşünmek fazla iyi niyetli bir yorum olur. Asker bahane, şan-şöhret-para şahane diyerek sebebi özetleyebiliriz. Bu yüzden, hafızalara yerleşmeseydi, “ilgi çekmek için askerlik gibi hassas bir olguyu bile erotik sosla beraber kullandılar” der geçerdik. Ama maalesef asker şarkısı olarak hafızamızda yer etmeye başladı bile. Hatta Tuğba Hanım’ın askerlere yapılan gecelere, eğlencelere, askeri gazinolara davet edildiğini, bunun için şehir şehir gezdiğini de televizyondan izledik. Şimdi bazı erkek okuyucularımız, müstehzi bir gülüşle “Tam isabet, ne iyi olmuş, askerler gerçek bir eğlence yaşayacaklar.” diyebilirler. Ama şakayı bir yana bırakırsak, bu haber değişimin artık normal olarak algılandığının, tepki almadığının, sindirildiğinin göstergesi. Uzun vadede Esmeray’ın ve şarkısının yerini, bu seviyesi yerlerde olan eser ve sahibi alacak gibi duruyor.
Ya da bu iki şarkı arasındaki fark şu sözlerle de normalleştirilmeye çalışılabilir: “Zaman değişti, insanların müzik ve eğlence zevkleri de değişti. Böyle hafif, eğlenceli eserleri seviyorlar artık.” / “Modern zamanlarda dokunaklı olana geçit yok!” / “İnsanlar daha özgür düşünüyorlar ve davranışlarında da daha serbestler. Bu şarkıda da bu serbestlik göze çarpıyor. ” / “Askerlik algısı eskisi kadar ağır ve hüzünlü değil…” gibi… (Bu sonuncu fikir, halen şehit haberleri alarak sarsıldığımızı düşünürsek olası değil bana kalırsa… Askerlik algısı henüz bu kadar anlamından uzaklaşmadı.) Bu açıklamalar, toplumdaki ahlaki aşınmayı, değer kaybını görmezden gelenler ya da farketmeyenler için yeterli olabilir. Ama ahlaki erozyonu farkedenler ve bundan rahatsız olanlar için bu açıklamalar yeterli değil, her biri sadece birer bahanedir. Üstelik de umursamazlığı, körlüğü gözler önüne serdiği için, gidişatın daha da tehlikeli olduğunu anlatan bahaneler. İki şarkı arasındaki fark, ahlaki çöküntünün ve maalesef bu çöküşün normal algılandığının, sindirildiğinin bariz bir göstergesidir. Dahası, aşınma olduğu yerde durmamakta günden güne artmaktadır. Ahlaki çöküşün, kışkırtılan cinselliğin bedellerinin ağır olacağını görmek zorundayız. Yukarıda da söylediğim gibi böyle bir ortamda büyüyen çocukların, ahlaksızlığı seyretmek yerine parçası olacakları aşikâr. Daha şimdiden birçok genç kızın, televizyonda izlediği, gazetelerde yaşamlarını, aşklarını, görüşlerini okuduğu, modern, şöhretli, güzel ve zengin ablaları gibi manken, şarkıcı vs. olmak istediğini duyuyoruz. Rol modellerine sadıklar diye bu genç kızları suçlamak yersiz. Ayrıca bu özenilen kadınların sanat yaptıklarını, sanatçı olduklarını düşünüyor olabilir bu genç kızlar. Bu arada yeni nesil genç erkeklerin, tüm dişiliğini sürekli gözler önüne seren, mütemadiyen iç gıcıklayıcı poz ve sözlerle ortalıkta süzülen, gazetelere resimleri basılan bu seksi kadınlara, ve onlar gibi olmayan çalışan kendi yaşıtları kızlara bakarak, karşı cinsine saygı duymasını, onları seks objesi değil de kendi gibi insan, birey olarak algılamasını, öyle davranmasını bekliyorsak eğer, nafile bir bekleyiş içindeyiz.
Benim kahramanlarımdı çizerler. Benim Don Kişotlarımdı. Ellerinde kalemleri değirmenlere saldırırlardı. Ne olursa olsun doğru söyleyen erdemli abilerimdi onlar.
Sultan Ahmet’teki karikatür sergilerini kaçırmazdım. Yabancı sergileri de gezerdim. Rus, Çek ve Polonyalı çizerlerin kitaplarını almıştım. “Kara mizah” diyorlardı onlara. Açılmayan makaslar, kendi anahtarını hapsetmiş asma kilitler… Baskıcı rejimlerinin açmazlarını anlatırlardı.
Karikatür, mizah hatta geniş anlamıyla sanat, insanların kendilerinden ve kendi yaşamlarından yansımalar aradıkları bir faaliyet. Acaba Türkiye’de yaşayan insanlar ile karikatüristlerin bakışı arasında bir uçurum mu var? Mizah dergilerinin zayıflaması yoksa bu sürecin bir belirtisi mi?
Gerçeğin coğrafyasını okuyamayan siyasetçiler gibi gazeteci ve mizahçılar da kaybolup gitmeye mahkûmlar kanaatimce. Gemilerle dağlar aşılmıyor, at ile eşek ile suyun üzerinden geçilmiyor. Halkı özeleştiriye çağırmak başka şey, onun varlığını dayandırdığı değerleri aşağılamak başka.
Bir siyasi parti liderini veya namaz kılan isanları, tesettürlü kadınları çirkin çizip genel kurmay başkanını “yakışıklı” çizmek elbette bir suç değil. Ama oy alamayan bir siyasetçi gibi dergisini satamayan mizahçı da biraz düşünmeli, “yoksa ben halkımdan bu kadar koptum mu?” diye sormalı kendine zaman zaman.
Turumuza başlayalım şimdi.
Göbeğini kaşıyan, uzun kollu ve kıllı… Bu sözler size bazı köşe yazarlarını hatırlatıyor mu? Bu adam gecenin bir saatinde Tayyip Erdoğan’ı görmekten mutlu olmuş. Belli ki APK’ye oy veren biri. Kollarının belinin altına kadar inmesi, kıllı göğsü, goril gibi birbirine yakın gözleri var. Daha çok gorile benzesin diye ense ayrımı yapılmamış, kafatasının arkası doğrudan sırtına bağlanmış.
Ergenekon mağduru(!) İlhan Selçuk’a bakalım şimdi. Gözleri şaşı ama gerisi idare eder. Bıyıkları düzgün. Bizim gorilin bıyığı sanki burnundan çıkıyor. Normal. Nerde onda o zerafet?
Çağdaş ve laik genelkurmay başkanının da bir boynu var. Bakın karısı ile ne güzel dans ediyor. Arka planda ve sol alt köşede yine çağdaş ve laik subaylar eşleriyle gülümseyerek dans ediyorlar. Ne kadar da yakışıklılar. Bir de Gül ve Erdoğan’a bakın. Dedik ya dindar veya AKP’li olmak insanı çirkin yapabilir diye. Gül ve Erdoğan’ın üst dudakları olabildiğince kalın ve kıllı tutulmuş ki iyice maymun veya goril tipi birşeye benzesin. Komutanlar ise sanki ağdalı. Cillop gibi.
Normal. Karikatüristlerin gözünde Müslümanlar evrimlerini tamamlamamışlardır henüz. Tam evrilmiş olsalardı dini terk etmeleri gerekirdi.
Çok mu sert buldunuz bu analizi? Paranoyak?
Benim çocukluğumda dükkanlarda bir resim asılı olurdu: “Veresiye veren, peşin veren”. Bu resimde iki tüccardan veresiye veren sefalet içinde, öteki ise zengin. Bunu asan esnaf ima yoluyla “sonra veririm filan yok, herkes peşin ödesin” demeye getirirdi. Şimdi şu karikatüre bir bakalım: Solda çağdaş ve laik cumhuriyet kadını, başı elbette AÇIK. Ama aynı zamanda gözleri de AÇIK, saçları da. Sağda ise (sağcı?) başı kapalı bir kadın. Mutsuz. Soldaki bulutların arasından ona bakan Ata’ya gülümsüyor. Sağdaki kadın ise gülmüyor. Kara kaşlarından esmer olduğu anlaşılıyor. Arap gibi? Kara çarşafı, kara kaşları, kara fikir ve inançları var belli. Geleceği de karanlık.
Soldaki İzmirli ya da Trakya? Ama sağdaki Doğulu. Boynu yok. Kalın kaşları ve öne uzanan çenesi ile evrimini tamamlamış havası mı verilmiş? Göz kapakları yarıya inmiş, göz altları kırışmış. Kocasından dayak da yiyordur bu şimdi. Dindar Müslüman ya. Ama ne önemi var? Karikatürist Nuri Kurtcebe onu zaten yok saymış bile. “Olmak veya olmamak…”
Dedik ya karikatürcilerin gözünde İslâm insanları çirkinleştiren bir din. Bir de Cihan Demirci’nin gözüyle bakın duvarına Kâbe’nin resmini asmış olan şu ilkel adama. Kıllarından neredeyse önünü göremeyecek durumda. Hormonal bir dengesizlikten mi muzdarip? Yoo. Adam dindar. Evrimini bitirmemiş. Gözler yapışık. Eller de kıllı. Acaba geri olduğu için mi Müslüman yoksa Müslüman olduğu için mi böyle maymunlaşmış? Karısının gözleri yapışık, o da maymun gibi. Zaten genetik olarak kızlarına da geçmiş.

Çok fazla söze gerek yok aslında. Dişlek, gözleri yapışık, kıllı, koyun gibi dindar ve esmer Müslümanlar (= kara çarşaf? Kara bir gelecek? Kara bir din?) ülkeyi ele geçiriyor.
Zorla başı bağlanan pırıl pırıl (sarışın ve mavi gözlü) gençler, çocuğunu bu gerici ülkeye getirmek istemeyen nedense yine sarışın bayanlar, robotumsu, tektipleştirilmiş dindar kızlar…
Mizah dergilerinin satışları düşüyorsa Türkiye kendini ve inançlarını böyle görmüyor demektir. Eğer siz bu dergileri zevkle okuyor ve bu fikirleri destekliyorsanız belki de yaşadığınız çevre ülkenin geri kalan kısmından izole olmuş, elit hatta elitist bir çevredir. Türkiye’ye hoş geldiniz. Artık “bilmiyordum” diyemezsiniz :)
Karikatür mü bunlar yoksa Nazilerden kotarma psikolojik harp malzemesi mi?
1. Osman Gazi (I. Osman): Bursa’da Çekirge semtinde kendi adını taşıyan türbesinde yatıyor...
2- Orhan Gazi: Aynı yerde, babasının yanıbaşında kendine ait türbesinde ebediyeti uyuyor...
3- Sultan I. Murad (Hüdavendigar): Bursa, Çekirge’de kendine ait üstü açık türbesinde kıyameti bekliyor…
4- Sultan I. Bayezid (Yıldırım)): Bursa’da Bayezit Hân Türbesi’nde yatıyor...
5- Sultan I. Mehmed (Çelebi): Bursa Yeşil Türbe’de yatıyor...
6- Sultan II. Murad: Bursa, Muradiye semtinde yatıyor...
7- Sultan II. Mehmed (Fatih): Fatih’te, Fatih Camii bahçesindeki türbesinde yatıyor...
8- Sultan II. Bayezid (Veli): Bayezıtta Bayezit Camii bahçesindeki türbesinde yatıyor...
9- Sultan I. Selim (Yavuz): Yavuz Selim Camii bahçesindeki türbesinde yatıyor...
10- Sultan I. Süleyman (Kanuni): Süleymaniye Camii bahçesindeki türbesinde yatıyor...
11- II. Selim (Sarı): Ayasofya Camii ön bahçesindeki türbesinde.
12- Sultan III. Murad: Ayasofya Camii ön bahçesindeki türbesinde yatıyor…
13- Sultan III. Mehmed: Ayasofya Camii bahçesindeki türbesinde yatıyor...
14- Sultan I. Ahmed: Sultanahmet Camii yanındaki türbesinde yatıyor...
15- Sultan I. Mustafa: Ayasofya Camii önündeki türbesinde yatıyor...
16- II. Osman (Genç): Sultanahmet Camii yanındaki türbesinde yatıyor…
17- Sultan IV. Murad: Sultanahmet Camii yanındaki türbesinde yatıyor…
18- Sultan İbrâhim (Bazı tarihçilere göre “deli”): Ayasofya Camii bitişiğindeki türbesinde yatıyor…
19- Sultan IV. Mehmed (Avcı): Yeni Camii arkasında Turhan Valide Sultân Türbesinde yatıyor…
20- Sultan II. Süleyman: Süleymaniye Camii bahçesindeki Kanunî Türbesi’nde yatıyor…
21- Sultan II. Ahmed: Süleymaniye Camii bahçesindeki Kanuni Türbesi’nde yatıyor…
22- Sultan II. Mustafa: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi’nde yatıyor…
23- Sultan III. Ahmed: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi’nde yatıyor…
24- Sultan I. Mahmud: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi’nde yatıyor…
25- Sultan III. Osman: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi’nde yatıyor…
26- Sultan III. Mustafa: Lâleli Camii önündeki türbesinde yatıyor…
27- I. Abdülhamid: Bahçekapı’da Hamidiye Türbesi’nde yatıyor…
28- Sultan III. Selim: Lâleli Camii önündeki türbesinde yatıyor…
29- Sultan IV. Mustafa: Bahçekapı’da Hamidiye Türbesi’nde yatıyor…
30- Sultan II. Mahmud: Çemberlitaş’taki kendi türbesinde yatıyor…
31- Sultan I. Abdülmecid: Yavuz Selim Camii bahçesindeki türbesinde yatıyor…
32- Sultan I. Abdülaziz: Çemberllitaş’taki Sultan II. Mahmud Türbesi’nde yatıyor…
33- Sultan V. Murad: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi’nde.
34- Sultan II. Abdülhamid: Çemberlitaş’ta Sultan II. Mahmud Türbesi’nde yatıyor…
35- Sultan Mehmed Reşad: Eyüp’te Sultan Reşad Türbesi’nde yatıyor…
36- Sultan Vahideddin: Şam’da Sultan Selim Camii kabristanında yatıyor…
Ayrı ayrı hepsine Allah rahmet eylesin.
Yavuz Bahadıroğlu'nun yazısından...


Savaşla harmanlanmış dünyalar, ortaçağdan fırlama askerler, gökyüzünü delecekmişçesine yükselen kuleler, aşılması imkânsız kaleler… Hatta biraz daha ileri gideyim; ağzından ateş püsküren devasa ejderhalar, yoktan enerji var edebilip bunu ustaca kullanarak büyü yapan büyücüler, çekik gözlü elfler, bodur ama kaslı cüceler, usta hırsız buçukluklar ve envali çeşit yaratıklar…
Neden bahsettiğimi hemen anlamışsınızdır tabi; eminimi bazılarınızın aklına bilgisayar oyunları bazılarına filmler bazılarına ise kitaplar gelmiştir. Yani “Fantastik Kurgu”! Basit birer tanım yaparak yazıya devam etmek yerine birbirine karıştırılan iki olguyu irdelemek istedim böylece ikisi hakkında da bilgi alırken yanlış anlaşılmaların da önüne geçeceksiniz. Bahsettiğim bu iki kavram “Fantastik Kurgu” ve “Fantastik Edebiyat”. (Yine de hatırlatmalıyım ki bunlar tamamen nesnel bilgiler değildir bu konuda öyle bilgiler verebilmem neredeyse imkânsızdır, bu yüzden bir başkası hayır bunlar aynı şeyler derse sorumluluk kabul etmiyorum : P)
Fantastik Edebiyat’ı anlayabilmemiz için önce Fantastik Kurgu’yu incelememiz gerekir. Eh, böyle bir siteye girdiğinize göre bu konuda az biraz fikriniz vardır. İlk paragrafta bahsettiğim her şey Fantastik Kurgu’nun bir öğesidir. Bir yazar, yönetmen ya da herhangi bir yapımcının gerçek dışı konuları; olmayacak olayları, tamamen kendi hayal ürünü dünyaları ya da canlıları eserinde işlemesidir Fantastik Kurgu. Adı üstünde, fantastik olayların yazar, yönetmen ya da yapımcının kurgulanmasıdır. Tabi ki sadece yazar, yönetmenle sınırlı kalmıyor bu. Frp (Fantastik Rol Yapma) adı verilen oyunu yöneten yönetici yani içimizden biri de hayal ürünü şeyleri kattığında yani kendi kurgusunu yarattığında da bu Fantastik Kurgu’nun içine girer. Yani Fantastik Kurgu bir masaüstü oyunu, bir sinema eseri, bir bilgisayar oyunu, bir roman aklınıza ne geliyorsa o şekilde karşımıza çıkabilir.
Peki, Bilim Kurgu ile Fantastik Kurgu aynı şeyler midir? Bana sorarsanız değildir zira Bilim Kurgu’da Fantastik Kurgu’ya ziyade “ileride” gerçekleşebilecek yani daha akla yatkın konular işlenir.
Fantastik Edebiyat ise Fantastik Kurgu’nun roman yahut hikâye şeklinde işlenmesidir. Fantastik Edebiyat’ın J.R.R Tolkien’in eserleriyle (Silmarillion adlı kitap bunların başlangıcıdır) başladığı kabul edilir. Ne var ki çok daha eskiye dayanan masallar ve daha da eskiye dayanan Destanlar bu dalganın asıl başlangıcıdır. Bazıları ise Helenistik çağ ile başlatır bu dalgayı; Helenistik dönemde ortaya çıkan tabletler, oymalar ve heykeller Fantastik Kurgu’nun başlangıcı olabilir ama çok daha eskiye bile dayanabilir yani mağara desenlerine.
Peki, öyleyse neden Tolkien’in eserleri başlangıç kabul edilir? Sebebi hikaye, destan ve ya masalların edebiyat özelliği taşımamasıdır. Fantastik Edebiyat, Tolkien ile başlamış ardından gelen Margaret Weis, Terry Pratchet, Ursula K. Le Guin gibi eski nesil yazarlarla devam etmiştir.
Fantastik Kurgu’nun temelinde Frp oyunları yatar. Ünlü seri Ejderha Mızrağı bile bu oyunların kaleme alınmış halidir. Yani bizzat fantastik kurguyu yaşamak istiyor iseniz size Frp’yi öneririm.
Sevgilerimle, Saygılarımla…
Erdost Akın - Herr M
by Arasbeyoğlu
Copyright ©2008 MAVİ ADA...Emeğe saygı duyalım lütfen sizler için yeni filmler ve klipler ekliyorum!!Hayatla mücadelenizde hep kazanmanız dileğiyle